6.02.2013

Marc Jacobs 2013 Çantalar

Mesela bazen gerçekten diyorum ki güzellik ödülü aldığın için alkışlıyorlar seni. Yani tek yaptığın güzel olmak aslında hatta yapılan bir fiil de yok, sen duruyorsun ödül geliyor. “Ben bu ödülü kara kaşım kara gözüm için almadım tamam mıı” da diyemiyosun çünkü tam da bunun için alıyorsun aslında. Ama belki de o vücudu forma sokmak için harcadığın çaba ya da “tam 154 gündür kızartma, doğduğumdan beri mayonez yemiyorum ühühüh” şeklinde bizzat yemeğe doğru edimsiz kalabilme başarısından dolayı hakkedilebilir evet o zaman alkış tabi…

Neyse güzellik demişken aklıma moda, moda demişken de tarzını pek sevdiğim Marc Jacobs geldi ben de Marc’çığımın 2013 bahar kreasyonuna bir bakıyım dedim. Aman da anlarım ne kombinler yaparım sanki de bakıyım demişim. Ben ne, kreasyon ne, kombin kim, moda ne zaman? Neyse zaten kendilerinden çok fazla da alamadığımdan ve en önemlisi şu an hayatımın para biriktirme evresi olduğundan şöyle bir hemen çabucak olmak üzere göz gezdirdim. Çantalarını çok beğendim. Beğendim ama en sonunda kendisinden bende sadece bir adet numune olan çantamı bir beş yıl daha kullanmaya karar verdim.  Her markadan bir tane almak bunu 5 yıllık kalkınma planına dahil etmek inanın ki çok ekonomik.

Neyse belki yaza bi tane alabiliriz belli mi olur, çünkü o para biriktirme hırsı bir çanta, kıyafet ya da özellikle bir ayakkabı görmeyle birden uçup gider, siz kendinizi kasada, kasadaki bayana kredi kartınızı uzatırken buluverirsiniz.

Hayat çok acımasız…

















  Bu arada elbisedeki helozonik etkilerle de elime gitarı alıp Supermassive Black Hole'ü söylemek geldi. Ama şu elbiseye gitsem o şarkı gider, kesin gider yani...

5.02.2013

Blogumun İlk Doğum Günü

Biricik blogum bir yaşını doldurdu. Dolu dolu bir yılını tamamladı. Bu süreç içinde kah güldük, kah ağladık, kah yalnız başımıza sinemalara gittik, kah bir doğum gününü birden çok kez kutlayıp 2 pasta+1 paket baklava kestik, bir baktık aday meslek mensubuyuz, bir baktık neler neler (!) olmuşuz... 

Önce günlük gibi tutup, geçmişe bir mazi demek için, o günleri unutmamak, sürekli hatırlamak için yazarken bir baktım birçok güzel insan tanımışım. Benden yorumlarını, desteklerini esirgememişler, ben her yazım sonrası onların yorumlarını bekler olmuşum... Sonra ben de takip etmişim, arada yazmamışlar, yazmamalarına kızar olmuşum; günlerim kumanda panelimi süzmekle geçmiş. İlk mimimi almışım mesela "mim mi o ne olaki?!" demişim. Sonra ben de insanları mimler olmuşum. Bir bakmışım en ummadık insandan, en ummadık bilgileri öğrenmişim. Ne güzel bir şarkı, ne güzel bir grup demişim bana tanıttıkları o grupları dinlemişim, bir çok yeni kitap ve yazar tanımışım ama maalesef hiçbirini okuyamamışım -burada hatalarım var kabul ediyorum- bir ara hiç bana göre olmayan insanları takip etmişim, bir ara bakmışım dost olabileceğim insanları es geçmişim. Bazen bir şiir okumuş, bazen yeni bir film öğrenmişim. Ama sevmişim ben bu blog işini evet, çok sevmişim. Her büyük bir hevesle başlayıp yarım bıraktığım hobilerim gibi olmamış blog; benim bir parçam olmuş yazılarım, takip edenlerim ve takip ettiklerim... 

Her ne kadar hesabımı daha öncesinden açsam da, bir türlü konspetim nasıl olsun, ne yazsam, ne etsem, tasarımımı nasıl yapsam, fotoğraf ne koysam, yok o, yok şu, yok bu derken oturup da bir yazı yazmam evde tıkılı kaldığım hafif soğuk ve -muhtemelen- yağmurlu 5 Şubat pazar gününü buldu. Birden yazdıkça yazasım geldi. Sonrasında bunu da yazarım, aa bundan da bahsedebilirim, yahu bu ne tuhaf şey bunu yazmalıyım derken and so here we are :P 

Yani heppi börtdey şirin bloğum benim :)


Önden pastalar gelsin bakalım, ağızlarımız tatlansın...


Mumlar üflensin...





Bunlar bence yenemeyecek kadar güzel olanlar...












Bunlar ağzımızın sularını akıtanlar ^_^













Star Wars fanları için : ) !!

  


 

Sonra hediyelerimize bakalım. Özellikle bu şekilde paketlenmişse. Çok zevkli...




Ve tabi ki de...



1.02.2013

Dali'nin Kaytan Bıyıkları


Midnight in Paris’te gergedan muhabbeti vardı ya, bazen ben de gergedan geyikleri yapıp ne dediğimden kimsenin anlamamasına rağmen garip gözle bakılmamayı, mantarlar yiyip neden filler görmedim ki ben ühühü diye üzülmemin kimse tarafından yadırganmadığı, aksine haklı bulunduğum o paralel evrende yaşayıp, tırnaklarını “birileri büyü yapar” paranoyasıyla kardeşine kestirip saklayan akrep manyaklığının örneği Picasso gibi davranıp “o öyle biraz delidir” deyip geçiştirilmeyi ve  türlü kurguları yüzünden dayanamayıp intihar eden –ki diğer yazılarımda belki de defalarca belirttiğim- Sylvia Plath gibi tam gazdan kendimden geçecekken yakışıklı prensin gelip beni Galler Prensesi yaptığı ve sonucunda da yine bu muhteşem hayata bile dayanamayacak kadar ruh huzursuzluğu bulunan akrep kadını Grace Kelly gibi hızlı giden bir arabayı uçurumda “acaba uçabilir miyim” gibi bir inanç yüzünden yoldan çıkarıp, öldüğümde “belki şimdi huzur bulmuştur” deyip halkımın beni bağrına basmasını istiyorum.
Şimdi burada ilişki paranoyalarımı yazarsam çok kendimden bahsedeceğim belki de bir kaç tüyo vereceğimden inanılmaz şekilde korkarak, bana dayatılan çok sevildiğim ya da sevdiğim her ilişki nihayete erdiğinden bunlar hakkında konuşmamayı yeğliyorum.
O yüzdendir ki sevmiyorum müzesine gidip güzelce çizilmiş resimleri seyredalmayı.
Ve SEVMİYORUM FOTOĞRAF GİBİ ÇİZİLMİŞ TABLOLARI...
Çünkü gerçek tüm güzelliğiyle ve bazen inanılmaz acı verici olarak zaten karşımda ve her şekilde "apaçık" duruyor. Benim ilgimi çeken o iç dünyamdaki, gösteremediğim ve dahi kelimelerle betimleyemediğim o ruh huzursuzluğumu adamın birinin çıkıp da çizebilmesi ve bunu doğa üstü özelliklere sahip olmadan sadece bilinçaltına açık, dış dünyaya yarı kapalı algılarla yapabilmesi. O çoğu kişiyi rahatsız eden çizgileri benim tam kalbimi avuçlayıp kanlarını akıta akıta sıkarken tek hissetiğim şey, göremediğim ve her yanımı kaplayan gerçeklik, eriyen zaman, ölen ikizin yumurtası.

HER ZAMAN GÜLEMEM Kİ BEN...

İspanya'ya yolunuz düşerse muhakkak Dali Müzesi gezilmeli. Beni tek korkutan şey gerçek huzurun içimde olması ve onu hiç dışarı çıkartamayıp, onunla birlikte ölecek olmak...

Saatler teknik bir ölçü birimi değil, elde tutulamayan, kaygan soyur bir kavram sadece...


Mücevherim allı pullu kelebekler değil de sade bir deniz yıldızı olabilirdi, tabi sonradan mekanik atan kalbi görmeseydim...


Nefes alıp veren mücevher...

İçimde doğamayan benden başka düşünen bir ben. Hepimiz kendi hapsimizdeyiz.