Kültür-Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür-Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.02.2016

Okunulan Kitaplar Serisi - 1 Yeniden Okuma Alışkanlığımı Kazandım

Okuma alışkanlığımı geçen eylül ayında yeniden kazandım. İlk okuduğum kitaptan sonra hemen “Vikitap”a üye oldum ki, alışkanlığımı tekrardan kaybetmeyeyim. O günden bugüne 20 kitap okudum. Ki bu sayı sanırım son 5 yıldır okuduğum kitap sayısı toplamı. Çok acı biliyorum ama zararın neresinden dönersek kardır. Ben de sonrasında bazılarını ayrıntıyla yazmayı planladığım bu kitapların bir kısmını kısa kısa paylaşayım istedim.



Fİ-Çİ-Pİ

O kadar yazıldı bangır bangır reklamları döndü okunmasa olmazdı. Serinin gerçekten bu kadar ünlü olmayı hak ettiğini söyleyebilirim. Hatta bununla ilgili özel olarak bir yazı yazmayı bile planlıyorum. Çok güzel karakterleri, insanı düşündüren, hayatını sorgulatan bir yapısı var. Potansiyelini keşfet diyor kitap bize, çabala çabada ol. Sev, acı çek, acınla öğren ve geliş. Sanatın değerini bil. “sanat canınızı kurtarmaz ama kesinlikle varoluşunuzu kurtarır, sizi yaşarken ölmekten kurtarır! Çünkü insan takipçi değil, keşifçi olarak tasarlanmış bir organizmadır.” diyordu Kohen.  Özgürlüğün sahip olunamamanın değerini anlatıyordu, buna reklamlar, mal-mülk, şöhret-servet gibi kavramlar da dahil olmak üzere. 3 kitap nasıl bitti anlamadım. Bazı düşüncelerimin değiştiğini hissettim, kendimin bir kısmımın değiştiğini hissettim. O nedenle bu seri tamamen ayrı bir yazıyı hak ediyor.



Uçurtma Avcısı, insanı üzen, geren, mutsuz eden, ağlatan aslında oldukça rahatsız edici bir kitap. Eğer okuyorsanız, hayatınızın dertsiz tasasız bir döneminde olmalısınız ki, hayatınız asgari boyutta etkilensin. Yeniden iyi biri olmak mümkün müdür, mümkündür elbet ama geçmişte insanların kalbinde açtığımız yaralar sarılır mı, hataların etkisini yok edebilir miyiz? Pek sanmıyorum.
Bunun dışında roman Afganistan’da geçtiği ve dönem olarak bir çok geçiş dönemini içinde barındırdığı için de önemli ve epey bilgilendirici bir kitap.


Murakami benim ta ilk blogta yazdığım zamanlarda herkesin elinden düşürmediği yazarlardan biriydi. En sonunda ben de okudum orley be! Sanırım elimde olmayan 3, zihnimde olmayan 4 kitabı kaldı. Ama azmimle bitireceğimi düşünüyorum hepsini.  Büyülü Gerçeklik tarzı tam benim tarzım, hele işin içine bilim kurgu girdi mi, hele de eğer böyle yarım yamalak ortada kalan konuları ipuçları bularak çözmeye çalışıyorsam...  I love murakami. Yazar için de ayrı bir yazı yazılacak!



ORHAN PAMUK - KAFAMDA BİR TUHAFLIK - CEVDET BEY VE OĞULLARI

Orhancığımın Pamukçuğumun okuyamadığım ilk kitabı Cevdet Bey Ve Oğulları’nı sonunda okudum, alıp da okuyamadığım Kafamda Bir Tuhaflığı da bitirince kafamdaki o okuyamama sıkıntısı da hem kafamdan hem de kütüphanemden kalkmış oldu. Cevdet Bey ve Oğulları’ndaki o bitmemişlik hissi beni rahatsız etti. Bir sürü karakterin akıbeti ne oldu, öyle ortada kaldığıyla kaldı. Okurken ben Türkiye’nin bir kesiminin neden böyle olduğunu anladım. Neden gelişemediğimizi, neden devrimin bir yönüyle boynu bükük yetim kalıp, bir kesime hiç hitap edemediğini fark ettim.

Belki Orhan Pamuk’u eleştirmek benim haddim değil ama Cevdet Bey ve Oğulları’nın “tam olacakken olmamış” bir yapısı var. Anlatmak istediği çok şey var ve bir konudan birine geçiliyor. Birden başka bir dönemden bir başka döneme atlıyor ve siz aslında bir önceki dönemde hala kalmış oluyorsunuz ve yeni döneme adapte olana kadar bir kaç bölüm zaten geçiyor. Yine de okuyalım mı denilirse tabi ki derim. Orhan Pamuk ise konu “tabi ki okunmalı”

Kafamda Bir Tuhaflık ise naif olmasının dışında orta halli bir roman. Kötü bir roman diyemeyiz ancak başka biri yazsa bu kadar okunur muydu, o yazarın kariyerinde bir etki yapar mıydı diye sorarsanız bence yapmazdı. Ülke olarak bir garibiz, bir tuhafız, insan bunu dışardan bakar gibi yazan bir yazarın gözünden bakınca daha iyi anlıyor. Bu açıdan da okunmalı. Ekşi sözlükte bir yazar roman için “bir kentsel dönüşüm romanı” demiş hem epeyce güldüm hem sonuna kadar doğru olduğunu düşündüm.

DÖNÜŞÜM - SİNEKLERİN TANRISI - ÜTOPYA

Dönüşüm, Sineklerin Tanrısı ve Ütopya kütüphanemde boynu bükük bekleyen eserlerdendi.

Dönüşüm’ü hiç Kafka okumamış biri olarak çok merak ediyordum ama çok ufak bir hikaye gibi geldi bana. Karakterlerin bir derinliği yok. Kitap bize insanların çıkarcı olduğunu gösteriyor ki ben ne yazık ki insanlık hakkında bu kadar kötümser değilim. Gregor Samsa’nın olayına şu şekliyle katılıyorum ki, hayatta kimse hayatını kimse için feda etmek zorunda değil. Öyle ki Samsa bir böcek olduğunda bile aile kendilerine bir hayat şekli oturtabildiler. Yani Samsa’nın sevmediği bir işte çalışmak zorunda olduğu, bu işte bir köle gibi muamele görmesinin gerektiği gerçeği, tamamen ailesinin durumu yüzünden kapıldığı bir yanılgıydı. Yine bardağın dolu kısmını gören ben buradan olumlu bir sonuç çıkardım, her şey olacağına varır : )  Bir de o vücuduna saplanan ve orada çürüyen elma kısmı çok içimi kararttı. Biri de alamadı o elmayı oradan. O elma oraya saplandığında sanki benim de elime kıymık batmış ve onu sürekli çıkarmak ister gibi okudum geriye kalan bölümleri.

Sineklerin Tanrısı herhalde büyük bir bölümün filmini izlediğini sanıyorum ultra etkileyici bir eser. Bazı insanlar nasıl böyle teoriler ortaya atıyor da nasıl böyle kurgular yapıyor anlamak güç. Yazar bir okulda müdür olduğundan insan yavrusunun nasıl da vahşileşebileceğinin örneklerini çokça görmüş olmalı. Belki doğum anında doğaya salınsak uyumlu olabiliriz ancak belli bir yaşa geldiğimizde ve henüz belli bir yaşa gelemediğimizde ailemizin davranışlarını büyüteç gibi abartılı ve acımasız bir şekilde taklit ediyoruz. Acıma, merhamet ve ölçülü olmamız biraz eğitim istiyor.

Son kitap Ütopya kitabı ise adı gibi biraz ütopik. Basit bir mantık üzerine kurulmuş düşünceler, günümüz finans-ekonomi-milliyetçilik gibi dinamiklerine eşleşince eh yapılması tabi ki de imkansız. Ancak yazıyı ve kitap özetlerini bitirirken şöyle bir cümle çiziktirdim kitabın sonuna ki paylaşmasam olmayacak.

“Yurttaşlarının yalamını iyileştirmenin yolunu onları yaşamın sunduğu bütün zevklerden mahrum etmekte arayan bir kral, özgür insanlara hükmetmeyi bilmediğini açıkça itiraf etmeli. Her şeyden önce de kendi beceriksizliğini ya da gururunu bastırmakla işe başlamalıdır”




1.02.2013

Dali'nin Kaytan Bıyıkları


Midnight in Paris’te gergedan muhabbeti vardı ya, bazen ben de gergedan geyikleri yapıp ne dediğimden kimsenin anlamamasına rağmen garip gözle bakılmamayı, mantarlar yiyip neden filler görmedim ki ben ühühü diye üzülmemin kimse tarafından yadırganmadığı, aksine haklı bulunduğum o paralel evrende yaşayıp, tırnaklarını “birileri büyü yapar” paranoyasıyla kardeşine kestirip saklayan akrep manyaklığının örneği Picasso gibi davranıp “o öyle biraz delidir” deyip geçiştirilmeyi ve  türlü kurguları yüzünden dayanamayıp intihar eden –ki diğer yazılarımda belki de defalarca belirttiğim- Sylvia Plath gibi tam gazdan kendimden geçecekken yakışıklı prensin gelip beni Galler Prensesi yaptığı ve sonucunda da yine bu muhteşem hayata bile dayanamayacak kadar ruh huzursuzluğu bulunan akrep kadını Grace Kelly gibi hızlı giden bir arabayı uçurumda “acaba uçabilir miyim” gibi bir inanç yüzünden yoldan çıkarıp, öldüğümde “belki şimdi huzur bulmuştur” deyip halkımın beni bağrına basmasını istiyorum.
Şimdi burada ilişki paranoyalarımı yazarsam çok kendimden bahsedeceğim belki de bir kaç tüyo vereceğimden inanılmaz şekilde korkarak, bana dayatılan çok sevildiğim ya da sevdiğim her ilişki nihayete erdiğinden bunlar hakkında konuşmamayı yeğliyorum.
O yüzdendir ki sevmiyorum müzesine gidip güzelce çizilmiş resimleri seyredalmayı.
Ve SEVMİYORUM FOTOĞRAF GİBİ ÇİZİLMİŞ TABLOLARI...
Çünkü gerçek tüm güzelliğiyle ve bazen inanılmaz acı verici olarak zaten karşımda ve her şekilde "apaçık" duruyor. Benim ilgimi çeken o iç dünyamdaki, gösteremediğim ve dahi kelimelerle betimleyemediğim o ruh huzursuzluğumu adamın birinin çıkıp da çizebilmesi ve bunu doğa üstü özelliklere sahip olmadan sadece bilinçaltına açık, dış dünyaya yarı kapalı algılarla yapabilmesi. O çoğu kişiyi rahatsız eden çizgileri benim tam kalbimi avuçlayıp kanlarını akıta akıta sıkarken tek hissetiğim şey, göremediğim ve her yanımı kaplayan gerçeklik, eriyen zaman, ölen ikizin yumurtası.

HER ZAMAN GÜLEMEM Kİ BEN...

İspanya'ya yolunuz düşerse muhakkak Dali Müzesi gezilmeli. Beni tek korkutan şey gerçek huzurun içimde olması ve onu hiç dışarı çıkartamayıp, onunla birlikte ölecek olmak...

Saatler teknik bir ölçü birimi değil, elde tutulamayan, kaygan soyur bir kavram sadece...


Mücevherim allı pullu kelebekler değil de sade bir deniz yıldızı olabilirdi, tabi sonradan mekanik atan kalbi görmeseydim...


Nefes alıp veren mücevher...

İçimde doğamayan benden başka düşünen bir ben. Hepimiz kendi hapsimizdeyiz.
 


29.01.2013

Cole Porter'ın Ruh Çağırma Seansı



Hafta sonu çocukluk arkadaşımın doğum günüydü, çekirdek kadro toplaşıp spontane bir etkinliğe katıldık. Şirin Sosyal’ı daha önceden duymuşluğumuz ve dinlemişliğimiz olduğundan kendisi ve ben, İKSV’deki sahnesini dinleyelim dedik ve grubu arkamıza alıp, gittik.

"The Düğün Şarkım"
O gün meğerse Cole Porter’ın “ruh çağırma seansı” imiş; haberimiz olmadan Şirin Soysal haricinde diğer 4 güzel insan Başak Yavuz, Ceyda Özbaşarel, Çağıl Kaya ve Bora Çeliker’i de dinlemeye gitmiş olduk. Her birinden çok hoş Cole Porter şarkıları dinledik. Kaldı ki çoğu şarkıyı bilmememize rağmen, çok çok keyifli bir gece oldu. Gerçekten hem de, hatta üstte düğün ilk dans şarkımı seçtim, her ne kadar bazı dinlettiğim arkadaşlar tam ilk dans şarkısına uygun bulmasa da… Ben yine de uygun birkaç vals dersi alarak sahnede harikalar yaratacağımızı düşünüyorum ; )


Yani bir daha garanti caz yeşili etkinliği varsa hele isimler de böyle güzel olursa kesin kaçırmam giderim, evet.

Bu arada ilgilenenler için Cole Porter hem anne hem babasının soyadını alıp, kendi sahne ismini yaratmış. Her ne kadar benim için kesinlikle mümkün olmasa da yaratıcı bir fikir. Kendisi özellikle müzikaller için besteler yapmış, hatta düğün şarkım –hehe- Kiss Me Kate müzikalinde yer alan bir parça. Hatta ilk Tony ödülünü de bu müzikalle almış. Şu an bu yazıları okurken kendisini ve alttaki şarkıyı “yahu nerden hatırlıyorum ki ben bunları?” diye sorguluyorsanız belki de Midnight in Paris filmini bir daha izlemeniz faydalı olacaktır. Evet işte piyano başındaki adam.


Biz ilk defa o akşam dinlediğimiz Başak Yavuz'un tekrar sahneye çıkmasını beklerken bulduk kendimizi :)


Ve işte Cole Porter'ın kendisi...



İşte bu şarkıyla da geceye veda ettik.

 Gecenin müzisyenleri...
Adem Gülşen (piyano), Tamer Temel (tenor saksofon), Baran Say (kontrbas), Erdem Göymen (davul) 


17.12.2012

Yusuf İle Züleyha


Bu hafta sonunun asıl olayı benim hayatımda ilk defa operaya gitmiş olmamdı, başka da bir olayı yok zaten.  Şimdi ilk opera deneyimim olduğu için oyun hakkında çok profesyonel yorum yapamayacağım haliyle. 

Hikayenin anlatılış biçimi, detayların fazla atlanmaması ve operanın sunduğu imkanlarla bize hikayeyi olduğu gibi yansıtabilmesi güzel; söylenen parçaların birbirini çok sık tekrar etmesi, dekorun azlığı, sahnenin ufak olması tabi ki negatif yönleriydi. Oysaki zaten az opera salonu olduğundan, var olan salonların da küçüklüğünden biletler satışa çıktığı gün tükeniyor. Yani daha geniş bir alanda oynanırsa yine tam kapasite seyirci bulur gibime geliyor. Bir de Fulya’da sahne var orayı da denemek lazım.

Oyunculardan özellikle Züleyha rolünde Burçin Çilingir Savigne’ye bayıldım. O nasıl sestir yereppim Allah özenmiş de soprano yaratmış. Rolündeyse aşık Züleyha olarak gayet başarılıydı. Yakup rolünü daha az etkileyici buldum, zaten normalde de “tutkun aşık olmak mı, sadık hizmetkar olmak mı?” diye sorsalar, asilik içimde var, Züleyhaaaaa diye atlayıveririm.

Oyunun, İstanbul Devlet Opera ve Bale sitesinden aldığım fotoğraflarına aşağıdan bakabilirsiniz. Sizi de bir gün beklerim ;)




9.12.2012

Prokofiev, Red Giselle ve Çocukluk İlkleri



İnsan küçükken gittiği her şey daha bir görkemli gözüküyor. Şimdi bir Madonna konseri bile “aa Madonna mı gidelim bari, ayıp olmasın” tarzında geçiştirilebilirken, 19 yaşında bu belki de gece seni uyku tutmayacak bir olaydı. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum. Resmen insanın nasıl otomatlaştığını, ruhsuzlaştığını gösteriyor bence. Bir süre sonra hiçbir şey seni eskisi kadar mutlu etmiyor. Konsere gidicem, “işten nasıl izin alıcam, eve nasıl dönücez, yoğun olur mu, ertesi gün işe nasıl gidicem, aman yaa kalsa mı acaba” falan diye neşenin bir kısmı alıp gidiyor bile.

Ben 12 yaşındayken İngiliz Northern Bale Tiyatrosu'nun Romeo ve Juliet oyununa bilet almıştık ailecek. Tabi böyle bir heyecan “oha bale yaa” hani filmlerde falan görüyorsun millet izliyor, sen de onlardan birisin. Bir de hani normalde tvde sıkıcı gelen bir şey pek emin de olamıyorsun, acaba sıkılır mıyım nasıl olacak falan diye. Hayal ediyorsun. Sonra TVde reklamları dönmeye başlıyor, anam nasıl bir müzik! Böyle tanıtım reklamını izliyorsun tüyler diken diken, bir heyecan basıyor.
Neyse gidiyoruz bir şekilde Harbiye’ye ama ne kalabalık! İnsanlar sığmıyor, merdivenlerde oturuyorlar falan. İzlemeye başlıyorsun, tabi etkileniyorsun. Derken tanıtım videosundaki müzik çalmaya başlıyor. Ya “işte o an geldi” hissini yemin ediyorum şu an bile hatırlıyorum. Böyle gözler dolu dolu… Hani bir tecrübe daha edinilmiş, bir şeyin üzerinde daha çentik atılmış, bir 5 sene sonra “gitsek mi yaa” diyeceğin şeyin ilk deneyimi gerçekleştirilmiş.

Ondan bir sene sonra St. Petersburg Bale Tiyatrosu’nun Red Giselle’ine gitmiştik. Daha işte o beş sene geçmediğinden yine bir heyecanlanmalar, yine nasıl olcak acebalar dönüyor. (Not: Red Giselle’de de devrim döneminde baleye başlayan ve hayatının son 20 yılını akıl hastanesinde geçiren Olga Spessivtseva’nın hayatı anlatılır ve benim zihinsel karışıklıktan muzdarip kadınları idolleştirmemin de temelleri sanıyorum ki burada atılır. Bknz -Vivien Leigh, Sylvia Plath-)

Bu iki baleyi ardı ardına izlediğimden yıllar sonra yukarıda bahsettiğim şu etkileyici parçayı bulmak için youtube’da izlemediğim bale sahnesi kalmadı yemin ediyorum. Meğersem eser Prokofiev’inmiş. Sahnenin ismi Dance Of The Knights. Bu eseri eminim ki pek çok filmde dinlemişsinizdir haberiniz yoktur. Ben en son Mary and Max’de duymuştum mesela. Altta videodan izleyebilirsiniz. Umarım beğenirsiniz. 


İşte bu anılar bu her şeyin ilk olma zamanları öyle değerli ki aslında hep bir anısı kalsın istiyoruz. Bu yüzden annem “aa ben sakladım onları ki?” diyip Red Giselle’in tanıtım broşürünü çıkardığı zaman işte o 12 yalındaki o çocuk gibi şen oldum. Gerçi hiç de utanmadığıma utanarak söylüyorum ki tiyatrodan aşırdığımız ve üstünde “lütfen götürmeyiniz” yazan minderleri yıllarca kullandık, hala da duruyor, iyi ki götürmüşüz yani : ) Ayrıca Romeo ve Juliet’in “Aşk her şeye meydan okur ölüme bile” temasından yola çıkarak dağıttıkları sticker da hala dolabımda yapışık vaziyette.  Fotoğraflarını altta bulabilirsiniz : ) İyi dinlemeler…










ps: Red Giselle'de Olga'nın sadece kafasının gözüktüğü perdeyle örtülü bir kısım vardır. Böyle kafa bir alçalır bir, yukarı çıkar, bir ters döner. İşte bu sahnenin nasıl yapıldığını izlemiş ve mantıklı bir fikir yürütebilmiş bir arkadaşımız varsa ya yorumla yazsın ya da maille paylaşsın rica edicem. Teşekkürler : )

27.06.2012

Hieronymus ve Bir Kitap Okudum Hayatım Değişti


E okuduğun kitap hukuk olursa değişir tabi, dünyadan bir haber yaşanır mı?! 
He yok siz roman falan okuduğumu sandıysanız zaten baştan yanıldınız. Yahu o romanlar değiştirmiyor ki insanın hayatını. Ama biraz mevzuat insanın farkındalığını arttırabilir, “lan ne saçmasalak bir ülkede yaşıyorum” gibi mesela.

Ya o kadar yazı var aklımda, valla da var, ama yazamıyorum. Yazmam için biraz araştırmam biraz da içini doldurmam gereken şeyler var. Ama bir yandan da sınav var, o zaman biraz daha sınav için kitaplar okuyalım ki geçtiğimde gerçekten “bir kitap okudum hayatım değişti” olsun.

Her gün beyin denen organı geliştirmek lazım. Mesela her gün aynı yoldan gitmeyin falan diyorlar ya her geçen gün yeni bir şarkı dinlemek, yeni bir tat denemek ya da mesela yeni bir tablo görmek lazım azizim. Mesela Hieronymus bakalım biraz.

Bu adam 18. Yy. da eserleri şeytan vs. nedeniyle tiksindirici bulunmuş. Oysaki günümüzde tam da bu nedenden ötürü sevilmekteymiş. Ahanda ben. Cidden bu yüzden bu tablolar incelenir. Şimdi bu adamı Google dan arattığınızda karşınıza çıkan ilk sitelerden birinde (İstanbul sanat evi) “bizim için oldugu kadar, Bosch’un çagdaslari için de pek çok tabloyu yorumlamak, simgelerin çesitliligi ve anlatimin kaypakligi yüzünden olanaksiz gibidir. Belki Bosch gizli bir tarikata bagliydi, böylece üslubu ancak bu tarikat üyeleri tarafindan anlasilabiliyordu.” denmiş.

Tarikat, deyince aklıma enigmalar, tuhaf kutsal amaçlar, kimse tarafından bilinmeyen apaçık gerçekler ve Dan Brown geliyor. Buradan hareketle Tom Hanks de geliyor ne yalan söyleyeyim ama bunun konumuzla bir ilgisi yok.

Bence Hieronymus’la ilgili de komplo teorili bir kitap yazsa fena olmaz. Kim bilir adam neler yaşadı haberimiz yok, bir Leonardo gibi ünlü değilse ne yapsın adam?

Bu Hollandalı Rönesans temsilcisi ünlü ressamın tablolarına bakarken şöyle bir şey fark ettim ki adamlar bizim zamanımızın değer yargılarını ve algılayış biçimini çoktan aşmış aslında. Yani biz giderek geliştiğimizi, uçlaştığımızı düşünürken geçmiş döneme baktığımızda giderek düşüşte olan bir skalamız olduğunu itiraf etmemiz gerek.

Yani o zamanki insanların zeka seviyeleri bizden aşağı değildi bence, sadece çamaşır makineleri yoktu.

Üstte paylaştığım Hieronymus’un Kıyamet eseri. Bu eseri ilk In Bruges filminde gördüğümü saklayacak değilim. Eserlerinden bir kaçını daha altta paylaşıyorum. Zaten isimlerinde yazdığı gibi kendi çevirimler “Kabusuma Hoşşgeldinizz beaa” ve “Dünya Lokumları Bahçeleri oh mis.”

“Dünya Lokumları Bahçeleri oh mis.” Sol taraftaki cehennem, sağ taraftaki cennet figürüymüş efendim


ve kabusuma hoşgeldiniz...




Da Vinci "Eserleri içimdeki katili uyandırıyor" demiş. Onu haklı çıkartacak bir başka eseri, vaadedilen cennet, ahmaklar cenneti:




Biraz da olsa rahatsız olduysanız görev tamamlanmış demektir.

27.05.2012

Benyamin Sönmez: Bazı Hayatlar Bazı Hayatlara Dokunur



Bir yandan da şarkıyı dinlersek daha anlamlı olur...

Bazıların hayatı Tango gibi oluyor, bazılarınınsa vals gibi. Bazı insanlar küt diye yere çarpıyor, pat diye yükseliyor, en çılgın aşkları istiyor, en uçarı aşkları buluyor, deli gibi kavga ediyor, deli gibi barışıyor, deli gibi sevişip, deli gibi ayrılıyor, ayırılınca avaz avaz ağlayıp, mutlu olunca çılgın gibi kahkahalar atıyor.
Bazılarıysa huzuru buluyor, işlerinden aşklarına geçişi sakin sakin oluyor, istekleri ortalama ama rahatça oluyor şiir gibi geçişleri oluyor hayatlarında. Yüzlerinde hep sakin bir gülümseme oluyor… Ama konumuz bu insanlar değil.

Yıllardır gitmediğimden o zamanlar bir klasik konsere gitme isteğiyle yanıp tutuşuyordum. “Buna mı gitsek, bu mu olsa, ya o gün de işim vardı” gibi nedenlerden uygun konseri-günü-yeri bulamamamızdan sonra çok yakın arkadaşım “Benyamin Sönmez diye birinin viyolonsel-piyano resitali var gitsek mi” dedi. Ben de tamam dedim. 5.-TL gibi de bir fiyatı vardı, “BeşTürkLirası” şaka gibi. Oysaki zaten yer bile uygun olduğundan çok daha fazlasını bile verirdim.

Herhangi bir klasik sanat etkinliğine katılmayan pek anlayamayabilir ama bir konsere ya da baleye gittiğinizde hissettiğiniz şey televizyonda izlediğinizle ya da mp3 çalarlarınızda dinlediğinizle alakası yoktur. Yoktur yani “daha etkileyicidir” bile diyemeyeceğim. Tekrar ediyorum “alakası yoktur”
Benyamin Sözen konserine biz ve bizim gibi 10-20 kişi dışında bazı okullarda grup şeklinde öğrenciler de gelmişti. Konserde Benyamin Sözen viyolonsel, Hakan A. Toker piyano çalıyordu. Sadece ikisi. İşte biz büyülenmiş şekilde izliyoruz falan… Benim için dünyanın en sıkıcı eserlerinden biri olan Debussy “Claire de Lune” haricinde bildiğim yok. Ama canlı canlı dinlemek inanılmaz.
Neyse en son Astor Piazzolla’nın Le Grand Tango’sunu çaldılar. Gençler, orta yaşlılar, yaşlılar hepimiz böyle büyülenmiş bir şekilde çıktık konserden.
Geldim eve deli gibi son çaldıkları Büyük Tango’yu dinleyeceğim. Böyle 50 kere falan dinleyebilirim öyle bir gazım. Arıyorum falan youtubetan. Bilmeyenler için Astor Piazzolla’nın tango eserlerini en çok Yo Yo Ma ve Gidon Kremer icra eder. Açıyorum ama yok yani aynı, his aynı enerji değil. Hani 2 dk. Önce canlısını dinlemişim o tadı alamıyorum yok yok! Kremer keman çaldığından pek bir tiz geliyor; Yo Yo Ma da çok ağır ve enerjisiz. Öyle buruk kalıyorum da onları da dinlemeye alışıyorum zamanla…

Neyse o günlere geri gidelim. Biz böyle o gencecik adamdan o kadar etkilenmişiz ki bir ara yine gidelim falan diyoruz. Ben böyle Piazzolla’nın ne kadar muhteşem bir insan olduğunu anlıyorum. Diyorum ki keşke bir daha dinlesem Sönmez’den, daha bir iyi incelesem nasıl çalmış, tekrar dinlesek.
Ben onun sayesinde Piazzolla’yı o kadar çok dinliyorum, öyle seviyorum ki bir Ferzan filminde bile hiç bilmediğim bir şarkısı çaldığında tüylerim diken diken oluyor, hemen açıyorum bir elli kere falan dinliyorum, kim çalarsa çalsın, hangi enstrümanla çalınırsa çalınsın gerçekten hep ama hep aklıma Sözen geliyor.
Böyle böyle günler geçiyor, sonra günlerden bir gün twitterdan bir bakıyorum Benyamin Sönmez vefat etmiş.

Ya nasıl diyim böyle yazılar okuruz ya, derler ya “böyle bir genç yetenek, nasıl olur aramızdan bu kadar erken ayrılır” tarzı klişe banal cümleler… Böyle bir yapay gelir ya, böyle bir soğursunuz ya şimdi diyecek bir şey bulamıyorum bunların aynısı dışında. Sadece samimi olması açısından “Lan nasıl ölür böyle bir yetenek? Nasıl bu kadar erken aramızdan böylesine erken ayrılır lan?!!” diyebiliyorum.

......
Bazıların hayatı Tango olur bazılarınınsa vals gibi. Bazıları deli gibi sevişip, deli gibi ayrılır, ayrılınca avaz avaz ağlayıp, mutlu olunca çılgın gibi kahkahalar atar, bazılarının hayatı mat renkler olur, bazılarınınki kıpkırmızı... İşte benim anlatmak istediğim onlar, benim sevdiğim o insanlar. İnsan acı çektiğinde ağlar, mutlu olduğunda güler, benim insan tanımından anladığım bu! Maske takamayacak kadar içine içine sığımayan o insanları tanımak istiyorum ben, o insanlar gibi olmak istiyorum.
Bazı insanlar da bazılarının hayatlarına dokunur, sevgili olur bu bazısı arkadaş olur, bazısı yönetmen olur, bazısı bir çellist olur sizi başka başka müziklerle tanıştırır ve geçer gider…

Benyamin Sönmez de o nisan akşamı benim hayatıma dokundu, bana öğretti ki hayatının bir ritmi olacaksa o tango olmalı, bana gösterdi ki milyonlarca kişinin üstat bellediği biri değil de bazen 20-30 kişiyle beraber dinlediğin bir insan etkiler seni.

O gece benim hayatımın bir parçasını değiştirdi ve bu hayattan gencecik göçüp gitti.

Ben de biraz ağladım, işte o kadar…
   

4.04.2012

Yün Eldiven Tak, Parmak Izin Bulasmasın*


“Benim diye bu evdeyim
Ve karnım tok
Ve aynada
Bu aynada
Yine kimse yok
Yine kimse yok
Silah sesleri, geliyorlar
İçimden hiç yokken
Şüphe ediyorum
Ellerimden
Ellerimden ”
-Sokaklar Tekin Değil-

Üniversitedeyken yine bunun tıpkısı ve aynısı sulumsu bir kişiliktim, hiç cool olamadım. Oysaki fikirlerim ve ilgi alanlarım sıradan bir vatandaşı gayet kuullaştırabilecek niteliğe sahipti.

İnsan fikirlerinden bağımsız nasıl bambaşka bir kişi olabilir ki? Bir kişinin içi bir William Blake tablosuyken bunu dışarıya Monet’nin Water Lilies eseri gibi nasıl yansıtabilir? Hem de hiç çabalamadan, isteğinin dışında… Ne göründüğüm gibi olabildim, ne olduğum gibi görünebildim. Konunun özü bu, aslında konunun özü bu da değil, başlarken bunları anlatmayı düşünmemiştim çünkü.

Üniversite yıllarımda ben de her üniversite genci gibi sırf kendimi akademik alanda (akademik derken?) geliştirmek istemeyip, farklı alanlara yönelmek, ufkumu açmak, iç benliğimi keşfetmek gibi günümüz ergeni hayallerine kapılmıştım. Bunun için de fotoğraf kursuna gittim. Ders falan aldık baya, hatta karanlık odaya gidip filmleri banyolamışlığım bile var. Ama banyo işlemi gerçekten çok sancılı bir süreç belirtmekte fayda var. Yaşasın Digital analog makineler! İyi ki icat olmuşlar bence.

Bu süreç tamamlanınca, yani hepimiz yeterince pişince, dediler ki “haydi sergi yapalım” serginin konusu da “bir şiiri fotoğrafla anlatın” olsun. İyi dedim ben de. Şiir okumayı çok severim hem de hepsini ayırt etmem, en klişe şiir bile beni ağlatabilir, hislendirebilir falan. Ama gidip de klişe şiiri fotoğraflayacak halim yok. Böyle yer altı edebiyatından bir şeyler bakacağım. Aslında bakmama da gerek kalmadı, o sene Vega’nın “Hafif Müzik” adlı albümü çıktı.

Off gerçekten çok sıkıldım, tüm ayrıntıları yazsam mı bilemedim şimdi.

Neyse…

Penguen dergisinde Altay Öktem’in bir köşesi varmış –hala var mı bilmiyorum- meğersem burada yazar dururmuş, kim bilir kaç kere okumuşumdur ama bakmamışım adına sanına, ayy bilinçsiz okuyucuyum nasıl.

Bu adamın “Sokaklar Tekin Değil” şiirini Vega, Hafif Müzik no:11’de şarkılaştırmıştı; bilenler bilir. Benim de tüm bunlardan öyle haberim olmuştu zaten. İyi ki de olmuş, şiiri ayrı güzel şarkısı ayrı güzel... Hala bazen oturup dinliyorum. O albümün geri kalanı da epey güzeldir ayrıca, vakit oldukça arada döndürün şarkıları; iyi uyku açıyor, enerji veriyor…

Neyse geçmiş zaman… Yukardaki fotoğraf bu şiirin- şarkılaşmış halini duyup- fotoğrafını çekmemle oldu. Yıl 2006 sanırım. Ne kadar zaman geçmiş. İnsan anlamıyor. Acaba Altay Öktem bu şiiri yazarken böyle zincirleme sanatsal faaliyet yaratacağını biliyor muydu? Ahah fotoğrafımı da “sanatsal faaliyet” sınıfına koydum ya benden mutlusu yok. Tabi sanatsal be, nasıl ne şartlar altında çekildi bu fotoğraf haberiniz var mı? Ayrıca kan efekti de bizzat ketçaptan yapılmış olup, renklisi de gayet vahşet içeriyordu ama elimizde maalesef ki bu siyah beyaz örneği kaldı sadece :/ İstanbul’da mekan bulmak zor ve çetin. Uğraşan arkadaşlara başarılar dilerim, Allah kolaylık versin.

Tüm bu uğraşmalarım ve kulüpteki diğer arkadaşlar tarafından psikopat olarak lanse edilmeme rağmen sergi olmadı. Olsun bize de bu güzel hatırası kaldı. –fotoğrafçı burada gözyaşlarına boğuluyor- Hatıra ne be, ben sergilenmeyen fotoğrafı n’apıyım, ödül falan alırım sanmıştım ben ühühühühüh : (

Neyse bu kanlı fotoğrafım dışında kalan, mezarlıkta çektiğim fotoğrafları ve ruhumun karanlık yanlarını diğer yazılara sakladım. Her şeyi burada hemen anlatıp kimseyi korkutmanın bir alemi yok. Her şeyin bir zamanı var, hepsi sırayla… 



P.S.: *Başlık aslen "Sokaklar Tekin Değil" şiirinin içinde geçmektedir. Şiiri ben büsbütün sevdim ama bu mısrasını ayrı sevdim, başlığa taşıyayım dedim. Sevgiler...