15.04.2012

Buzdolabı Poseti ve Alüminyum Folyo



*sabah 7:30 ta kalkış –manyağım evet-
*kahvaltı etme 8:30
*müzik dinleme-twitter-blog-genel haberlere bakmaca  10:00
*süslenme, sinema için evden çıkıp 11:00 seansına yetişmeye çabalamaca 10:00-11:00
*sinemaya yetişme bilet alma ve sinema salonuna giriş 11:15
*filmin ara vermesi öndeki kızlı erkekli 6 kişilik liseli gruptaki şişko kızın “yaa inanmıyoruaaaam bi saatim boşa geçtiii yaa kalkın gideliaaaaam” demesine, yani gerçekten bir “yarısında çıktım” olayına şahit olma, arkadaş grubundaki diğer kızın “ya ben hiçbir filmi yarısında bırakmadım” şeklinde iddialarının da kızı ikna edememesi ve kızın 2 kişiyi de peşinden sürükleyip salondan çıkarması  12:20
*geride kalan kızın da film oynarken diğerleriyle birlikte çıkması ve o gruptan kimsenin kalmaması 12:40
*1-2 kişinin daha salonu terk etmesi ve gittikçe ağarlaşan ve insanı kasvete boğan film nedeniyle “acaba o şişko salak kız haklı mıydı?” diye kendini sorgulama 13:00
*filmin bitişi ve çıkma, film yüzünden kendinden ve insanlıktan soğuma 13:17
*parfüm deneme ve hiç sevmediğim halde jean paul parfümünü boca etme ve kendinden tiksinme 13:25
*yemek sipariş etme, 14:00
*tavuğun acayip yanmış olması ve geri iadesi 14:12
*yeni gelen tavuğu yeme ve tabi iyi bir de bahşiş bırakma 14:42
*dershaneye giderken hukuk dersi için kahve almayı yüksek öngörüyle akıl etme, aa starbucks kartıma para yüklemiştim zatiii diye sevinme 14:50
*starbucksaki kızın yanlışlıkla –sanırım- büyük boy doldurması -kova kadardı çünkü bardak- ama itiraz edememe –bir güne bir şirretlik yeter- ve elde kahveyle dershaneye yönelme 14:57
*derse başlama 15:00
*ders 16:00 ve kahvenin çarpıntı yapmaya başlaması 16:10
*ders 17:00 ve jean paul’ün sıkılınca iğrenç ama sonradan gayet hoş koktuğunu fark etme
*ders 19:00
*ders 20:00, çarpıntının geçmesi ve artan glikoz ihtiyacı
*dersin bitişi 21:15
*Pazar Pazar manyak gibi bir trafikte eve gelme 22:10
*normal sütlü kahve hazırlayıp, türk kahvesi içmek ve vücuttaki kafein yüzünden kalp krizi riskinin ortaya çıkması 22:50
*”ya mal gibi uyuşturucudan değil de kahveden kalp krizi geçirip ölürsem bu loserlık olmaz da ne olur” diye içimi bir korku kaplaması 23:00
*”niye bunları anlatıyorsun insanlara; yazık günah değil mi? Hem bir de ne gereği var” şeklinde kendini sorgulama 23:10

P.S: Filmi uzun uzadıya anlatacağım tabi ki bu, bu kadarla bitmez. Ben çektim işkencesini okurken siz ayrı çekin, ama şimdi çok uykum var ve yapmam gereken makyaj temizleme-diş fırçalama-yatma ve uyuma gibi işlerim var, kusura bakmayın, öpüldünüz.
İyi uykular…


12.04.2012

Mim Siftahım “Şansım olsa Erkek olurdum”




Blog aleminde ilk resmi mim teklifini almaktan büyük bir mutluluk duyuyuroum bu açıdan Kuulumsu Kadın’a bir teşekkür borçluyum =) İşte cevaplarımmmm…

Yemek olsam ne yemeği olurdum?
Yemek olsam patates kızartması olurdum. Hem rahat hazırlanıyor, hem her şeyin yanında gidebiliyor. Aslında patatesle ilgili her bi’şey olabilirdim, kızartma-haşlama-fırın-sulu yemek vs. Nasıl seviyorum patatesi tarifi imkansız.

Müzik aleti olsam ne olurdum?
21 yaşında keman aldım, zaten daha önce de bahsetmiştim blogda. Aldım geldim eve bir şevkle, herkes güldü. İstisnasız herkes. Sadece, benden fazla olmasın, çok hayalperest bir arkadaşım vardı, bir o bana destek çıktı. Sonra da gerçekten yanlış bir girişim olduğu ispatlandı zaten.



Keman denen şey genç yaşta başlanacak, genç derken 6 yaşını kastediyorum, bildiğin ceninken falan yani. Böyle istekle, şevkle hayatta her şeyin keman olacak ki çalabilesin.
Bir de keman insanı kanser eder derler, heh işte ben de olsam öyle bir şey olmalıyım. Stradivarius falan hem ismi de çok fiyakalı.

Araba olsam hangisi olurdum?
Mini Cooper olurdum net. Zaten tipimde var bir mini cooperlık, ufak tefeğim.

Aylardan hangisi olurdun?
Bu test kişiliğin neye yatkın mı olmak istediğin şey mi şimdi ondan tam emin olamadım. Aylardan bildiğin bir Kasımım ben, 100 kişiye sor 98’i “aa kasım” der, bence yani. Oysaki bir mayıs falan olsam fena olmazdı, böyle cıvıl cıvıl, umut vadeden.


Ayakkabı olsam hangisi olurdum?
Ayakkabı olsam Christian Louboutin olurdum, yani hatta direk ayaklarıma bir Louboutin yapıştırsam hiç çıkmasalar. Ya o nasıl tasarımdır öyle. Bence herkesin içinde bir Louboutin var, buraya da renk renk sıraladım ohhh içim açıldı. Dedim ya ufak tefeğim diye, yüksek topuk tercih sebebi evet. Sırf bu topukları giyebileyim diye iyi ki uzun olmamışım diyorum… Bazen tabi.



Kıyafet olsam hangisi olurdum?
Etek olurdum, bacak dekoltesi favorimdir, mini tabii…

Renk olsam hangisi olurdum?
Toz pembe ya da mor olurdum. Hayal dünyası falan. Toz pembe mutlu hayaller için, mor ise kaotik ruh halim için.

Hayvan olsan hangisi olurdum?
Öküz olurdum, bildiğin öküz. Tipim o kadar ufak tefek ki şöyle iri bir şey olsaydım fena olmazdı. Ya da boğa olsaydım toslasaydım oraya buraya. Heybetli bir görüntü nasıl olurdu acaba, nasıl hissederdim merak içindeyim. O nedenle öküzle boğa arası herhangi bir hayvan olabilir. Diyet miyet yapmama da gerek kalmazdı.

Kimse bir öküzün zayıf olmasını beklemez değil mi?

Şu anda okuduğun kitabın 137. sayfasında neler var? 
Aslında kitabı henüz bitirdim ve yeni başladığımın 137. Sayfası boş. Aaa şaka gibi, o nedenle henüz bitirdiğimi yazıyorum:
“Koralin koşarak merdiveni inerken, evin kendisinin durmadan değiştiğini, yassılaştığını, daha belirsiz hale geldiğini gözlemlemeye zaman buldu. Aklına evin kendisinden çok evin fotoğrafını getiriyordu. Sonra, hiçbir şey düşünmeden paldır küldür fareyi kovalamaya odaklandı. Ona yaklaştığından emindi. Hızlı koşuyordu –fazla hızlıydı aslında, çünkü bir merdivenin dibine geldiğinde ayağı kayıp burkuldu ve Koralin beton merdiven sahanlığına çarptı.”
Bildiğin çocuk kitabı okudum, çok güzeldi tavsiye ederim “Koralin ve Gizli Dünya” ismi. Yazari Neil Gaiman hafiften gotik diyebiliriz.

Benim cevaplarım bu şekilde, bilmiyorum öküz kısmı dışında diğerlerinin genel düzeyde normal sayılabileceğini varsayıyorum. Benim mimleyeceklerimin çoğu mimlendiğinden sadece okurken çok eğlendiğim sokak simidi , zihnin arka sokakları , boş işler müdüresi ve cool arkadaşım ikarusun beyni'ni huzurlarınızda mimliyorum…

Son söz yaa şanslı olsaydım anam beni erkek doğururdu ühühüh :.((

10.04.2012

Warholize Me




Andy Warhol’a gerçekten hayranlık duyuyorum. Hayatı boyunca tam olarak ne yaptığı ya da ne yapmadığı hiç belli olmayan süper ünlü ve hatta akım öncüsü falan olduğu bile iddia edilen yegane, şahsına münhasır bir insan, hayatta tam olarak olmak istediğim şey!

Bir sürü şeysin ama tam olarak hiçbiri değilsin. Hani seni tanımlandıramıyorlar, film çekiyorsun yönetmen değilsin,  bir grup keşfediyorsun prodüktör değilsin. Bir şeyler yapıyorsun ama oluşturduğun kavramların hiçbirine uymuyorsun… Süper bir şey!  “Ya onlar grup kurarlarken ben yanlarında durdum, direktif falan verdim ama” gibi. Eğer birileri bir grup kuracaksa ben de yanlarında durucam, ilham vereceğim insanlara, belki ben de bilmem ne art öncüsü olurum, süper olur. Zaten Warhol’la aynı gün doğduğum söylenegeliyor, belki yıldızsal bakımdan da artı bir şansım vardır, belli olmaz böyle işler.

Geçenlerde Edie Sedgwick’in hayatının anlatıldığı Factory Girl filmini izledim. Kadın hayatını nasıl da mahvediyor, çok ilgi çekici. Hep başarıya ulaşan hikayelerin bilindik, klişe ama içini dolduran o tatmin olma havası, o motive eden enerjisi yerine, yıkımla sonuçlanan hikayelerin moral bozucu, darmadağın edici ve içinde büyük bir boşluk bırakan o hissini tatmak bana göre çok daha tercih edilesi.

Yapılan bir araştırmaya göre insanı yaşamaya teşvik eden, moral düzelten filmlerden biri Forrest Gump olarak gösterilmiş. Forrest Gump zaten sevilmeyecek bir film değil gözümde. Sevmedim diyeni bir sorgularım yani o derece. Gerçekten de insanı tuhaf bir biçimde mutlu eder, oysaki gayet de kötü olayları barındıran bir filmdir ve hatta geneli itibariyle mutlu bir film değildir, Forrest Gump. Orda da yine bir kendini mahveden bir karakter var hatta ben yine kendisiyle derin bir empati içindeyim yani “Jenny” ile. Koskoca filmi bu karakter yüzünden sevmiyorum tabii. Ama “çok da yüksekten uçmayın sonra kötü yola düşersiniz” dersi de biraz filmin muhafazakarlığını gözler önüne seriyor. Belki mutlu olacaktı Jenny, ot çeke çeke mükemmel besteler yapacaktı, Forrest’ın elinden tutacaktı? Olasıydı yani, bu açıdan Jenny’e üzülüyorum. Mutluluğuysa edepli Forrest buldu. Zaten biraz aptalsanız gayet mutlusunuzdur, ama mutsuz olmanız akıllı olduğunuzu da göstermez.

Her neyse… Bu Factory Girl gerçekten kızın sefilliğin ötesindeki berbat hayatını gözler önüne sererken, biz de kendi hayatımızı sorgulama imkanı buluyoruz mu diyeceğim? Hayır tabi ki… Ben direk Andy’i sorguladım. Pis, sapık, kan emici adam nasıl bıraktı kızı öyle başıboş, çaresiz… Umurunda bile olmadı adamın, çekip gitmiş öylece meğerse. Artık bundan sonra o Andy denen adıma hiç sevgim kalmadı ve tüm diyeceklerim bu kadar ama hayranlık ve üst paragraftaki kısımlar baki.

Bir insanın hayatı, kişinin kendi elinde. Siz isterseniz onu güzelleştirir, isterseniz rezalet bir biçimde yaşayabilirsiniz. Bu size kalmış, bundan daha adil bir seçim olabilir mi? Şimdi herkesin bildiği şeyleri söylemeye gerek yok sadece her zaman bir çıkış noktası vardır ama özellikle karşısına kurtulmak için pek çok fırsat çıkan insanların fırsatları tepip kendilerinden bu şekilde vazgeçmesi bana çok enteresan geliyor. İnsan kendini bu kadar mı sevmez? İnsan kendinden neden vazgeçer?

Yani düşünün bir Andy Warhol bile 8 saatlik uyku filmi çekerek kendini akım öncüsü ilan ediyor biz boş boş oturuyoruz, böyle bir dünya. İlk iş olarak, iş arkadaşımı 8 saat çekip “iş yerinde ruhsal döngüler” gibi sanatsal bir isimle film olarak pazarlayacağım, sonra bulabildiğim tüm konserve kutuları boyayacağım ve ben de bir pop artçı olarak yoluma devam edeceğim. Bu yeni bir şey değil ki taklitçilik derseniz cevabım da gayet edebi bir şekilde “hadi be ordan” olacak. Bu bir başlangıç çünkü kendi yolumu bulmam için biraz özüme dönmem, iç disiplinimi falan sağlamam gerekiyor, böyle böyle oluyor bu işler.

İçsel dünyamda bir yolculuğa çıkmadan evvel, kendimi Warholize ettim. Baktım güzel oldu. Paylaşıyım dedim.



P.S.: Yukarda bahsettiğim en mutlu edici vs. filmler içinde bir de “İçimdeki Deniz” vardı. İnsanlar bu filmle nasıl mutlu olmuş anlam veremedim. Ben içimde bir yumruyla izledim sonra da moral bozukluğuyla gidip yatmışımdır herhalde; geçmiş zaman hatırlamıyorum. Manyak mısınız be, ötenazi temalı bir film insanı mutlu eder mi? Nasıl listeyse artık, “hahahaaa o felçli ben değilim, baaaak nasıl da zıplıyorum ediyorummm heyoooo” diyen insanlar falan var heralde. Olabilir. Hüzünlü hikayeler beni sadece hüzünlü yapıyor ve bu konuda diyeceklerim bu kadar!