12.12.2012

Çaycı Abla




Ne zamandır sizlere bizim çaycı ablayı anlatmak istiyordum, kısmet bugüneymiş. 

Bizim çaycı abla böyle bir tatlı, böyle bir anne, böyle bir babaanne kıvamında bir insandır. Aslen 40 yaşında olmasına rağmen biraz yaşlı gösterir. Malum kadın şehirde büyümemiş ne bilsin gençlik kremlerini, zayıflama jellerini, koşu bantlarını… Babaaanne kıvamında olması da hem bu nedenden hem de kilolarından kaynaklanmaktadır. Tatlı su dedikodusunu sever, kim diyette, kim hangi yeşil çayla zayıfladı, kim kimi aslında sevmiyor ama seviyormuş gibi yapıyor gelir bize anlatır. 

Ben de harbi dedikodu sevmem. Yani nasıl diyim, hani odadaki arkadaşım Özlem’le illaki kişilerin ve olayların kritiklerini yaparız ki bu da dedikodu olur ama herkesle her şeyi de konuşmam. O nedenle kızarım da abla tınlamaz, şimdi Gamze Hanım kızacak ama bıdıbıdı diye de anlatmaya devam eder. 

Dedikodu sevmem dedim de bildiğin yazıda kadının dedikodusunu yapıyorum ahaha neyse. Siz yabancı sayılmazsınız, aslında herkese yabancısınız o nedenle sorun yok : )

Ablanın meşhur diyetleri vardır mesela. Bütün yemeği yer ama diyettedir çünkü ekmeği “azaltmıştır”. Sonra kilo veremez, gelir “Yani o kadar da çok yemiyorum ama veremiyorum Gamze Haannımmmm” der. Böyle uzatır. Yani 3 dilim ekmek yiyosa onu 1 dilime düşürür perhiz dediği de o. Yemekte tatlı varsa yiyor yani, çünkü o diyet listesinin içinde : ) Tam lahana turşuluk diyet.

Aslında abla o kadar da yemiyorum demez, “o kadara da yemiyorum” der.

Ablanın Lafları

Ablanın lafları başlı başına bir olaydır zaten.
Biz genelde hep şu ifadede dinliyorduk kendisini ya da sonuçta yüzümüz de aynı ifade oluyordu “o_0”
Ya gamze hanım o kadara diyorum ben dinlemiyolar…
O kadara gittim ben yine de vermediler…
Kalıp bu! “o kadara”

Geçen patronun oğlu geldi 12 yaşında. Abla ona çay verecek “yok abla sağol ya içmiyim” dedi. Abladan gelen emir sert ve netti, “iççen iççen bu zor çay” Zor çay ne demekse. Yani zorla içeceksin ben o kadar yaptım demek istiyor. Daha doğrusu “o kadara yaptım” demek istiyor. Neyse içtik tabi.

Mesela iş arkadaşım özlem “abla sağolasın ya zahmet ettin” diyor abladan gelen tepki “tamam”

Yani işini büyük bir profesyonellikle yapıyor kadın. Teşekküre bile tenezzül etmiyor. Hani sorsan abla tuvaletler temiz mi diye duruma göre “olumlu” ya da “olumsuz” diyecek, öyle bir terminatör robot, öyle bir asker edası var kadında.

Yine bir gün genel müdürümüz demiş ki, “ya abla bu ekmekleri atmasak kuşlara felan mı versek?!” Ablanın da işi başından aşkın gerçekten, kadın hafif burun kıvırmış. Yanda da temsilcilerimizden Alman Frank bunu fark etmiş kadının da omuzuna vurmuş “aman boşver yaa, he de geç” tarzında. Ahah abla buna sen bozul. De “adam bana dokundu”.

Geçmiş bunu arkadaşın odasında anlatıyor… “Walla Gül Hanım yani tamam gevur adam da yani dokundu valla kocam duysa beni buraya goyurmaz!”
Beni buraya goyurmaz yaaa işte bu lafı duyduk ya dedim iyi ki yazıyı daha önce yazmamışım yoksa bu laf bildiğin yazılmamış olacaktı. Neyse dedik abla sakin, bi dur adam ne bilsin Türk geleneklerini, adetlerini. Dedik buna nikah düşmez, sen içini ferah tut, bişi olmaz. Neyse bir rahatladı.

Ablamız aslında çok iyidir. Mesela 2 öksürelim bir bakarız, limonlu ballı sıcak su yapmış getirmiş. Biz birşey söylemeden yapar getirir sağolsun ama içten içe bir erkek sevdası da vardır. Erkekleri daha bir sever daha bir oğullarıdır onun için.

Mesela yine çay getirmiş abla, 2 tane. Bir yanda da erkek bir çalışan geldi o da genç daha 21 yaşlarında çocuk. Abla dedi “Özlem içiyon mu?” Özlem “içiyiyim abla yaa walla” dedi. Gitti çayı çocuğun önüne koydu pat diye ahahaha Özlem de ifade yine “o_O” şeklindeydi. Bahane de o yorulmuştur hahaha bahaneye gel.

Neyse ya ablamız can, ablamız bizim her şeyimiz : )
İleride abla ve süper diyaloglar olarak devamı gelebilir, her an tetikte ve her gelişinde not defterlerimiz elimizde :))

10.12.2012

Sen Aklıma Mukayyet Ol Yareppimmm

 Başlangıç olarak naneli limonata gayet güzel gider bence.

Sonrasındaysa Chardonnay soslu tavuk?




Ya da belki de fajita?



Ya da 4 peynirli pizza?


Tatlı olarak cheese cake?




Gece gece canım çekti işte :/

9.12.2012

Prokofiev, Red Giselle ve Çocukluk İlkleri



İnsan küçükken gittiği her şey daha bir görkemli gözüküyor. Şimdi bir Madonna konseri bile “aa Madonna mı gidelim bari, ayıp olmasın” tarzında geçiştirilebilirken, 19 yaşında bu belki de gece seni uyku tutmayacak bir olaydı. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum. Resmen insanın nasıl otomatlaştığını, ruhsuzlaştığını gösteriyor bence. Bir süre sonra hiçbir şey seni eskisi kadar mutlu etmiyor. Konsere gidicem, “işten nasıl izin alıcam, eve nasıl dönücez, yoğun olur mu, ertesi gün işe nasıl gidicem, aman yaa kalsa mı acaba” falan diye neşenin bir kısmı alıp gidiyor bile.

Ben 12 yaşındayken İngiliz Northern Bale Tiyatrosu'nun Romeo ve Juliet oyununa bilet almıştık ailecek. Tabi böyle bir heyecan “oha bale yaa” hani filmlerde falan görüyorsun millet izliyor, sen de onlardan birisin. Bir de hani normalde tvde sıkıcı gelen bir şey pek emin de olamıyorsun, acaba sıkılır mıyım nasıl olacak falan diye. Hayal ediyorsun. Sonra TVde reklamları dönmeye başlıyor, anam nasıl bir müzik! Böyle tanıtım reklamını izliyorsun tüyler diken diken, bir heyecan basıyor.
Neyse gidiyoruz bir şekilde Harbiye’ye ama ne kalabalık! İnsanlar sığmıyor, merdivenlerde oturuyorlar falan. İzlemeye başlıyorsun, tabi etkileniyorsun. Derken tanıtım videosundaki müzik çalmaya başlıyor. Ya “işte o an geldi” hissini yemin ediyorum şu an bile hatırlıyorum. Böyle gözler dolu dolu… Hani bir tecrübe daha edinilmiş, bir şeyin üzerinde daha çentik atılmış, bir 5 sene sonra “gitsek mi yaa” diyeceğin şeyin ilk deneyimi gerçekleştirilmiş.

Ondan bir sene sonra St. Petersburg Bale Tiyatrosu’nun Red Giselle’ine gitmiştik. Daha işte o beş sene geçmediğinden yine bir heyecanlanmalar, yine nasıl olcak acebalar dönüyor. (Not: Red Giselle’de de devrim döneminde baleye başlayan ve hayatının son 20 yılını akıl hastanesinde geçiren Olga Spessivtseva’nın hayatı anlatılır ve benim zihinsel karışıklıktan muzdarip kadınları idolleştirmemin de temelleri sanıyorum ki burada atılır. Bknz -Vivien Leigh, Sylvia Plath-)

Bu iki baleyi ardı ardına izlediğimden yıllar sonra yukarıda bahsettiğim şu etkileyici parçayı bulmak için youtube’da izlemediğim bale sahnesi kalmadı yemin ediyorum. Meğersem eser Prokofiev’inmiş. Sahnenin ismi Dance Of The Knights. Bu eseri eminim ki pek çok filmde dinlemişsinizdir haberiniz yoktur. Ben en son Mary and Max’de duymuştum mesela. Altta videodan izleyebilirsiniz. Umarım beğenirsiniz. 


İşte bu anılar bu her şeyin ilk olma zamanları öyle değerli ki aslında hep bir anısı kalsın istiyoruz. Bu yüzden annem “aa ben sakladım onları ki?” diyip Red Giselle’in tanıtım broşürünü çıkardığı zaman işte o 12 yalındaki o çocuk gibi şen oldum. Gerçi hiç de utanmadığıma utanarak söylüyorum ki tiyatrodan aşırdığımız ve üstünde “lütfen götürmeyiniz” yazan minderleri yıllarca kullandık, hala da duruyor, iyi ki götürmüşüz yani : ) Ayrıca Romeo ve Juliet’in “Aşk her şeye meydan okur ölüme bile” temasından yola çıkarak dağıttıkları sticker da hala dolabımda yapışık vaziyette.  Fotoğraflarını altta bulabilirsiniz : ) İyi dinlemeler…










ps: Red Giselle'de Olga'nın sadece kafasının gözüktüğü perdeyle örtülü bir kısım vardır. Böyle kafa bir alçalır bir, yukarı çıkar, bir ters döner. İşte bu sahnenin nasıl yapıldığını izlemiş ve mantıklı bir fikir yürütebilmiş bir arkadaşımız varsa ya yorumla yazsın ya da maille paylaşsın rica edicem. Teşekkürler : )