3.08.2012

Jai Guru Devaaa OMMMM



İlk girdiğim derste, üstümü çıkarıp eve giderken tek bir şey geçirdim içimden “Anladım yoga ve ben farklı dünyaların insanıyız”. Çünkü ben vücudumu inanılmaz esneteceğim, dayanıklılığımı arttıracağım, bir Madonna-bir yoda olacağım, bir haftaya kalmaz Astavakrasana (sekiz açı duruşuymuş efendim) yapacağım derken şu hareketi bile zor yaptım. Tabi insanın morali oldukça bozuluyor.

Onu geçtim yoga sadece bacaklarımı esneteyim, vücudumu geliştireyim sporu değil düşünceleri, hayata bakış açısını değiştiren, vücutla düşüncelerin gelişimini sağlayan bir disiplin olduğundan olaya tamamen adapte olmayı gerektiriyor. Hani spor amaçlı gidip “Şimdi içinizden tekrarlayalım: İçimdeki gücü hissediyorum, içimdeki gücü seviyorum” tarzı şeylerle karşılaşınca insan bir garipsiyor. Tekrarlıyım derken moda giremiyorsun, gülesin geliyor, çok da yadırgadım acıkası, şimdi yalan söyleyemeyeceğim.

Ben böyle tuhaf hissiyatlar içerisinde eve girip de “ya anne olaya bak ahahah” falan derken annem ve babamın yoganın zaten buna benzer bir şey olduğunu, içimdeki karmaşık duyguları ancak bu şekilde dizginleyebileceğimi, o bize dedirttikleri şeylerin de bir zaman sonra daha mantıklı geleceğini, hareketleri haldur huldur değil hissederek yapmam gerektiğini falan duyunca bir tuhaf oldum. Acaba onlar benim gerçek anne ve babam olmayabilirler mi? Dedim.

Tüm bu şüphelerimi bir yana bıraktım ve yogaya devam etme kararı aldım. Dedim “Sen mi büyüksün ben mi?!” Şimdi işten vakit bulduğum sürece yogaya gitmeyi planlıyorum ama şu denge problemimi bir çözemedim. Bunun için anne kişisinden yardım almam gerekiyor, sanırım dururken tüm hatlarımın düz, başımın fazla eğik ya da kalkık olmaması gerekiyormuş, öyle bir şeyler yani, çözmem lazım.

Ayrıyetten yapılan yoga ortamının havuz kenarında kenarda gördüğünüz fotoğraftakine benzer bir yer olması, akşam ve dolunay eşliğinde yapılması da çok otantik oldu. İstanbul’da işten çıkınca böyle bir ortam yakalayacak çok bir yer olacağını sanmıyordum açıkçası. Bari yazken böyle açık havada yapabiliyorken doyasıya yapayım dedim ben de.

Eyyy insanlarrr sözüm olsun, bu yogayı hayatımın içinde bir yerlere sokup, o “hocam çok güzel bir ders oldu” deyip hocayı alkışlayan kadından daha sevgi dolu olacağım. İşte bu bloğa da yazıyorum :)
Yok o kadar olamam da, bu yoğunlukta bir yerden başlasak kardır herhalde, umarım. Her neyse…
Ne diyelim May the force be with you!

1.08.2012

Bazen

Bazen gerçekten canım istemediği halde abur cubur yiyorum, bunun nedeni belki de çocukluktan kaynaklanıyordur emin değilim.

Bazen, aşk bana çok çözülemez geliyor, bir türlü olamıyorsun sonra olunca çok şiddetli geçiyor, sarsılıyorsun. Sonra bitince ya da geçince de etraf sessiz sakin olmuyor. Geriye bir yıkım kalıyor. Oysaki ben aşk ve aşk çevresindeki hayatın “It’s oh so quiet” şarkısındaki gibi olmasını isterdim.

Bazen diyorum ki gitmeliyim, bazen diyorum ki ilerlemeliyim, bazen diyorum ki sabit kalayım-kökleneyim, bazen diyorum ki kuş gibi özgür olayım. Yine de sabit ve köklü bir insan mizacı yapıma daha uygun ama bunun hoşuma gittiğini söyleyemem.

Bazen hayatın kaosunun bir dengeye ulaşması için politik davranmak, siyasi düşünmek, belki siyasete atılmak aklımdan geçiyor. Sonra da diyorum ki “sen öyle bir insan değilsin.” Tek isteğim All you need is love diye dünyaya haykırmak oluyor bazen, sonra bu da belki temelsiz bir iddia deyip vazgeçiyorum.

Clark Gable efsanevi filminde demiş ki "Frankly, my dear, I don't give a damn" Bence gayet samimi.

Bazen diyorum ki bazen değil “bazan” mı?

Bazen diyorum ki eski şarkılar daha güzeldi. Yani cidden bunu çok insan diyor, işin kötüsüyse klişe bile değil düpedüz gerçeğin kendisi. Mor ve Ötesi’nin bile eski şarkıları ne kadar güzel. Şu an “daha mutlu olamam” çalıyor mesela. Bakıyorum, harikaymış gayet. “Aşk bitti, aşk aptallıktı” kim bilir bunu söyledikten sonra kaç kişiye daha aşık oldu diye düşünüyorum. 

Bazen düşünüyorum, bolca üzülüyorum, çoğu zaman endişeleniyorum, ender seviyorum.

Bazen bize 4 mevsimi de en şiddetli şekliyle yaşattığı için İstanbul’a şükran duyuyorum. Ne karı özlüyoruz, ne yağmuru, ne sıcaklığı, ne rüzgarı… Bazen lanet okuyoruz ama içten içe biliyorum ki birinden birini, bir yılda, normalden az yaşasak deli gibi özleriz. Alışmışız bir kere.

Bazen diyorum ki “İstanbul sen ne güzelsin öyle!”

Bunu bazen demiyorum, trafiğe takılmadığım her dakika diyorum.
İstanbul çok güzel, İstanbul’u seviyorum.

Bazen diyorum ki keşke arkada alkışlayanlardan değil de önde mücevherlerini şakırdatanlardan olsam. Bu yaşıma kadar halktan oldum, belki süper zengin olma vaktim gelmiştir, he ne dersiniz?

Bazen diyorum ki “are you talking to me?!”

Bazen diyorum ki “offf”, bazen diyorum ki “pofff”
Ama mesela bazen “acaba?”, ya da “keşke” diyorum da, bunları bak dememek lazım işte. Bunları bazen de demeyeceğim.

Bazen diyorum pozitif mi düşünsem? İşte bu nedenle tüm kişisel gelişim kitaplarını alasım, OSHO’yu yalayıp yutasım, Krishnamurti’den dersler alasım geliyor. Hani güç içten gelir diyorlar ya bir de “may the force be with you” diyorlar ama ikincisinin konuyla pek alakası yok.

Bazen diyorum “arasam?” bazen istiyorum “arasa!”

Casablanca’da deniyor ya “play it, play as time goes by” ve ben hala o filmi izlemedim. Ingrid Bergman da hoş bir kadın bence.

Bazen de diyorum ki bazı anlar daha uzun olmalı, upuzun olmalı, hayatımı sarmalı, bırakmamalı. Mutlu anlar bence hep daha uzun olmalı, bazen mutlu olunmamalı, sık sık mutlu olunmalı ama hep huzurlu olunmalı. 

Huzur iyidir.

23.07.2012

Hiçbir Seçim Yapmazsan Hiç Kimse Olursun: Mr. Nobody Eleştirisi


Bu aralar sınavlarım da bittiğinden dolayı, daha fazla film, daha fazla kitap ilkemi gerçekleştirmeye başladım. Her ne kadar insan ders çalışırken, “bitsin neler yapçam ben görün!” psikolojisinde olsa da sınavın ilk bittiği günler pek bir şey yapılmıyor açıkçası.

Bu hafta yeni bir kitaba başladım ve artık bloğumun sol –size göre sağ- kenarında her hafta okuduğum kitap duracak. Yani en azından size rezil olmamak adına bir ayda bir tanesini bitiririm diye planlıyorum. Okuduğum kitap Jose Saramago’nun “Ölüm bir varmış bir yokmuş” adlı kitabı. Ölümün bilinmeyen bir ülkede birden yok olmasıyla meydana gelen değişimi sosyo ekonomik bir biçimde inceleyen bir roman. İlk izlenim olarak diyorsunuz ki “iyi ki ölüm diye bir şey var.” Son izlenimimi aktaramayacağım bir bitireyim ondan sonra.
Neyse bu yazının asıl konusu dün izlediğim tuhaf enteresan rüyalar görmeme sebebiyet veren 2009 yılı yapımı “Mr. Nobody”  filmi. Filmin konusu aslında pek çok teoriyi içinde barındıran kompleks bir kurgu gibi. Hani butterfly effect desen de uyuyor, sicim teorisi desen de. Paralel evren diyen de olmuş ama daha çok hayattaki seçimlerimiz ve sonuçları konulu bir film desek daha doğru olur.

Filmimiz 2092 yılında geçiyor. Dünyamız süpersonik uzay çağı gibi, ölümsüzlük bulunmuş, hüceler sürekli kendini yeniliyor, dünya artık üzerinde yaşayan son ölümlü Mr. Nobody’nin ölmünü bekliyor.

Film boyunca Mr. Nobody yani Nemo’nun 108, 9, 16 ve 34 yaşındaki hallerini karmaşık bir şekilde izliyoruz. Öncelikle 9 yaşında yaptığı ya da yapmadığı seçimlerden dolayı hayatının ne şekilde değiştiğini, sonra 16 yaşından sonra yaptığı seçimlerin sonrasına etkilerini, daha sonra da 34 yaşından sonra yaptığı seçimlerin sonuçlarını görüyoruz. Bu kadar dallanan budaklanan olasılıklar zinciri nedeniyle de film ilk yarısından sonra iyice komplikeleşmeye ve kafa karıştırıcı bir hale bürünmeye başlıyor. Buradan sonrasını atlatırsanız çok güzel bir sonla karşılaşırsınız diyemeyeceğim çünkü öyle bir son da yok, dediğim gibi tamamen olasılıklar zinciri. Yani düşünün hayatınız boyunca yaşamınızı kökten değiştirecek 5-6 tane fırsat çıkıyor bu 5 fırsatında önümüze sunduğu her yaşam biçiminde 3 tane farklı fırsat çıksa, her 5 ayrı yaşamın düzenindeki 3 ayrı yolun da yolları bir daha ayrılsa, çok değişkenli bir fonksiyonla karşı karşıyayız demektir. 

Eğer Tanrı-Allah-Kader zincirini de tamamen saf dışı bırakırsak yaşam sadece bizim ellerimizde ve bizim tercihlerimizle belirlenen bir form olup çıkıyor. Bu belirsizlik ve kendi talihimizi kendimizin belirlemesi ve hayatımızın çok daha iyi olabileceği gibi çok da kötü olabilme ihtimali insanı biraz mutsuzlaştırıyor aslında.   Yani düşünün “hayırlısı”-“kader”-“her şeyin bir nedeni var” diyoruz ya, hani düşünün ki yok. Yani rezalet bir hayatınız var ve tek nedeni o işi kabul etmemeniz, o çocuğu/kızı reddetmeniz, yanlış bölüm seçmeniz, ya da Brezilyadaki bir adamın o gün işten çıkarılması nedeniyle evde oturup fazla kaynattığı yumurtanın dumanının Türkiye’de bir yerde yağmura neden olması ve bu yağmur nedeniyle evde oturup hayatınızın aşkını o gün görememeniz ve bir daha da göremeyecek olmanız… Ya böyle bir şey olamaz bence, olmamalı. Ben Tanrı, evren, güç her ne varsa ondan istiyorum. Çünkü hayatımın iplerinin benim elimde olması, beni çok korkutuyor gerçekten.


Sicim teorisine göre evrende 3 boyut değil (ki aslında zamanla beraber 3+1, 4 boyut olduğunu varsayabiliriz) 6 yeni boyut daha vardır, fakat bu boyutları standart anlamdaki mekân ve zaman boyutları değil, bunlara bağlı alt boyutlar gibidir (wiki sağolsun). Zaman ve ekstra zaman sadece ileriye doğru akmayan bir zaman… İleriye doğru akmayan çok yönlü bir zaman boyutunda gerçekten kendimiz olabilir miyiz? Gerçekten hatalardan ders alıp, kalıcı bir yaşam var edebilir miyiz? Peki birden farklı zamanda var olan gerçekten tek bir benlik mi olur? Farklı şeyler yaşayarak aynı insan olunabilir mi? 

Sadece muhafazakar bir görüşe hiç sahip olmasam ve hayat içindeki tutumlarım da bunu desteklese bile insan mantık dahilinde sorguluyor: İnsanoğlunun ölümsüzlük hayalinde (ki üstte belirttiğim kitapta bahsettiğim) ortaya çıkan aksiliklerin ve yaşam biçimimizdeki oluşturacağı tahribat gibi farklı zaman boyutlarının oluşması da yaşam biçimimizi tamamen öngörülemez bir şekilde değiştirmez mi? Her değişiklik iyiye, güzele mi götürür bizi?



Bilimdeki çoğu araştırma varacağı yerler saptanmadan sadece bulunmak için, öğrenmek için, keşfetmek için yapılıyor bence. İnsanoğlunun pek çok duygusu gibi törpülenemeyecek bir duygudur merak duygusu ve insan bir kez öğrendi mi geri dönmek istemez. Çünkü insan bazen sadece bilmek ister.

Filmi gece izleyip yattığımdan olsa gerek tuhaf rüyalarıma filme bolca çalan bu şarkı baya bir fon oluşturmuş olacak sabah kalktığımda gözlerimi açar açmaz bam bam bam bam bam diye bu şarkıyı söylemeye başladım. Kalıcı bir hasar söz konusu olabilir. Şarkıyı paylaşıyorum.


Ps: Jared senin gözlerin nasıl bir mavi öyle?