25.04.2012

Edepsiz Sarkı Dedigin...


Yeni makyaj stilim bu, en azından taksime bi iki kere gittiğimde bu şekle yakın gezdim. Ama bu kadar asi gözüktüğümü sanmıyorum, sigaram yoktu belki de ondan. Bir de malum dekolte.

Her neyse
Deliler gibi kasıp Zeki Demirkubuz’u çekiştirdiğim yazı en az okunanlarıma girmiş, çok kırıldım.

Köşeye En çok okunanlar değil de en az okunan yazılarımı koyup başına da “Neden okumuyorsunuz ki bunları, niye sevmediniz ama?!” koyacağım. Ne okunuyor, ne tutuyor günümüz medyasında bilmediğim gibi blog dünyasında da bilmiyorum. Şu an Everything I Do ya aslında klip bile çekmeyecek şarkıyı sadece B bölümü şarkısı diye tasarlayan ve böyle kült bir şarkı olmasına çok şaşıran Bryan Adams gibi hissediyorum kendimi ki benimki bunun tam tersi bir durum.

Sivil polisi adliye sarayında azarlayıp, işlerimi halletmemin üzerinden bir hafta geçmesi esnasında iş yerinde de benden nefret edenlerin sayısını da arttırdığımı düşünüyordum. Öyle bir lanettim yani, hani Volkan Konak bir şarkıda bir şiir okuyor ya “öyle lanetttt, öyle bişi” bişi diyor, belki de nalet diyor bilemiyorum, heh aynen öyle lanettim. Yine de benden nefret etmediler hala konuşuyorlar, ben olsam ben bile benden nefret ederim.

Hatta bi ara “Ben burada kendi bokumla kavga ediyorum sen neden araya giriyorsun ki?!” diyesim vardı insanlara o kadar kötü.

Neyse hormonal olarak bugünleri de atlattığımı düşünüyorum. Kadın olmak gerçekten kötü… Hormonal hede hödölerin var, her birisi ayrı dert. Bir de iş yerinde ayrı stres, sınava girip ders çalışmaya yeni başlamak ayrı dert, sanırım biraz üst üste geldi. Klasik bunlar altlı üstlü gelmiyorlar ki şekerim, hep üste hep üst üste…

Bugün gayet mükemmel başladığım diyetimi, akşam bir kornet, 5 adet zeytinyağlı gevrek, 2 tane bisküvi ve şu an yediğim Maraş usülü dondrumayla mahvetmiş bulunuyorum. Ay hem lanet hem şişko olacağım çok feci. Yeme düzenim bile mahvoldu, daha doğrusu hep yeme şeklinde bir düzene girdi. Tanrı’m bana yarım et!

Bi iki mimim var, yemin ediyorum cevaplayasım yok, kim okuyacak diyorum yaa enteresan cevaplarım da yok ki. He yeni bi iki şarkı dinledim geçen Zihnin Arka Sokakları’nın bana yolladığı mime onu yazıyım aklıma geldi. Unutmayayım da.

Şu an gerçekten içim bayıldı ayyy o ne tatlı dondurmaymış öyle ayy bir bulantı geldi.

Her neyse. Eş zamanlı yazı yazmanın da güzelliği, iç dünyama birebir eşlik ediyorsunuz.

Bugün arkadaşımın sahnesine de tipimin kayık, moralimin düşük ve mevcut karın ağrılarım olması nedeniyle gidemememin de bana artı bir buhran verdiği bir gerçek, ancak ne yazık ki bu aralar kendimi yormamam ve sınava konsantre bir şekilde devam etmem gerekiyor. Bir başka arkadaşımın da Sixpence None The Richer konserine gitmesi de daha bir ayrı konu. Hatta konserin varlığını ben haber ettim kendisine ancak hadi beraber gidelim teklifine red cevabı vermek zorunda kaldım :/

Hayat bir bana mı acımasız?

Daha yıkanma temizlenme ve saç şekillendirme gibi hayati meselelere gireceğim. Hatta aklımda anlatmam gereken bir konu vardı ama gerçekten üşeniyorum.

Ancak yazım çok verimsiz olsun istemiyorum, herkes okuduğunda “aa” falan diyeceği bir şey öğrensin istiyorum ki bu bu akşamki Sixpence konseri değil, ne yazık ki onun için geç kaldınız. Sizinle paylaşacağım şey de yeni değil de hala bilmeyen varsa eksik kalmasın o da öğrensin. Bu şarkı orjinalde Bridget Bardot söylesin diye yapılmış ama Bardot yorumu gerçekten kesinlikle bu kadar iyi değil. Herkes sevgilisini falan çağırsın da gariban gariban tek başına dinlemesin şarkıyı, bu ayrı tavsiyemdir. Yıllarca telefon müziğim kullanmıştım bunu, hey gidi, edepsiz bir insanım muntazaman.

22.04.2012

Yeraltı ve Günümüz Idealize Kahramanları


24 saatimi an be an Jack Bauer gibi anlattığım yazım manasız bir biçimde çok okunanlarıma girdi. Oysaki ben gayet bayık bir insanım, günüm de aynen öyle bayık geçmişti. Ben bu yazının sihrini bahsettiğim ama adını vermeyip süper über bir gizem kattığım filme bağlıyorum, film de fotoğraftan anlaşıldığı gibi Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmi.


Arkadaşlardan “yazılarını kısa tut, roman gibi yazıyorsun, bayıyoruz hepsini okuyamıyoruz” gibi yorumlar aldığımdan hemen konuya geçiyim. Efendim spoiler falan olabilir ona göre okuyun ama yine de okuyun yani Allah aşkına filmde bir şey olduğu da yok yani dürüst olalım birbirimize.
Blogumu okuyanlar anlamıştır, asi ve bohem gözükmek için yapmayacağım şey yok, ama yalan söylemek de ikiyüzlülük olur. Ya Zeki bu nasıl filmdir allasen, kim için yaptın bu filmi? Hayır bir de protesto için yapmışın ya bi git nolur yaaa…

Bu gerçekten aşırı sanat içerikli eleştirel yorumumdan sonra gerçeklere dönelim. Bu film hakkında birkaç yazı ve Zeki Demirkubuz’un bazı röportajlarını okudum, okuduklarıma tekrardan gerçekten dönemeyeceğim ama aklımda kalanlar şu şekilde:
Filmi Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan’a gönderme olarak yapmış aslen. Ceylan’ı yurtdışına ödül kazanmak için film yaptığı için normalde de eleştiren Demirkubuz bu filmde ona olan eleştirisini sunmuş, filmdeki “fikir hırsızlığı” olayıyla ilgili de bir takım iddialar vardı ama onları pek hatırlamıyorum, üstün körü geçilmişti yazılarda ve yorumlarda. Filmde de bir kahramanın yazdığı ve ödül aldığı kitabın ismi “Ankara Sıkıntısı” da şüpheye yer bırakmayacak şekilde “Mayıs Sıkıntısı”na gönderme zaten.
Ayrıca filmde gösterilen loser erkeğin evde belgesel izleme sahnesinin de, Ceylan’ın Uzak filmini seyredenler eğer ortasında uyumadılarsa hatırlayacaklardır, yine Ceylan’a gönderme olduğu iddiaları da yok değil. Ama bu iki noktayı ben filmi izlerken fark etmeme rağmen, Kaybedenler Kulübünde’de her şeye standart diyen arkadaşın da belgesel izlediğini düşünerek, bunun filmlerdeki genel “kaybeden” anlayışı olduğunu düşünüp çok da kafamı yormamıştım. Bence benim iddiam daha temelli.

Her neyse…

Demirkubuz bir röportajında “herkes hayatında böyle şeyler yaşıyor yine de bu filmi anlamayacaklar, bu ne ya diyecekler” buyurmuş. Ahh ilahi san’atkar Zeki! Allah insanı Muzaffer konumuna düşürmesin yahu, sen neden bahsediyorsun? Hangimiz Muzaffer kadar eziğiz Allah aşkına yaa… Kadınların derdinin ya evlenmek ya zayıflamak, erkeklerin derdininse futbol ya da bezeri sporlar olduğu bir dünyada bu dertleri yaşayanlar sadece acınacak azınlıklardır. Türk diyerek içselleştirmiyorum bile! Not: burada acınacak ifadesi aslında iki taraf için de kullanılabilir… Belki…

Kaldı ki o filmde bile Muzafferden başka ezik yok! Yani ezik olabilirler de farkında değiller en azından, yani bir mutluluk söz konusu. Hizmetçi kadın bile en sonunda evlendi mutlu sona kavuştu mesela? Yani filmin giriş-gelişme-sonuç bölümü sırasıyla Muzaffer’in kendini dünyaya karşı ezik ve hayatının inanılmaz derecede sıkıcı ve kötü olduğunu düşünmesi; bu durumdan kurtulmak nefretini dünyaya haykırıp, onu gülünç duruma sokanlardan öç almak istemesi; öç alamayıp bir de üstüne üstlük kendini daha da rezil duruma düşürmesi, sonra da “ya harbi eziğim ve kurtulmak da istemiyorum sanırım” diye gerçeği kabullenmesi… Bu! Yani tüm film işte bu kadar.

Bunun dışında efendim gölge oyunlarıymış bilmem neymiş, tamam yok değil var, evet var ama onlar da o kadar uzun o kadar uzun ki, insanın yüreği sıkışıyor. Bitsin istiyorsun. Bir de Ceylan’a gönderme mi artık her neyse, bilenler bilir Ceylan filmlerinde adamın tepeden inişini, yok efendim ayakkabılarını bağlayışını, tuvaletini yapışını aynen Jack Bauer gibi eş zamanlı izlersiniz. Yani adamın bir merdiven başında sonra da apartman kapısında çekmek bu yönetmenimizin tarzı değildir. Aha bu filmde de aynı şekilde. Özellikle son sahnedeki hayat kadınının o 5 kat merdiveni inişini beklemek yok muydu Allah’ım o neydi öyle “pat pat pat” bitmek bilmedi. Sonrasında da Muzaffer’in hayatı algılayış biçimine deyindi ki o da bir adım ilerleyememesiydi.
Filmin fragmanında gösterilen muhteşem Dostoyevski alıntısı sahnesinin bir bölümünü bile gerçekleştirmiyordu Muzaffer, gerçekleştiremiyordu. Rezil olmayı, nefret edilmeye yeğ tutacak kadar yer altı bir karakter yani Muzaffer… Film de bu kadar bekleneni karşılamıyordu.

Buraya kadar okuduysanız tebrik ediyorum sizi ve sağ olun, var olun…

Filmi izlerken böyle buram buram bir 80ler sonu 90’lar başı Bizimkiler havası alıyorsunuz, Bizimkiler dizisi gibi aynı. O memurlar, tipler falan… İş için çok gezdiğimden biliyorum ve uyarıyorum ki o devlet daireleri öyle değil artık sayın Zeki. Demir çekmeceli masa mı kaldı artık? Yani Ankara’daki uygulamasını tam bilmiyorum da, sanmıyorum ki hala 90’lar ortamı olsun devlet dairelerinde.

Ve memur banalliğinin işlenmesi, eski sosyalistler şimdi kapitalist oldu geyiği off ki ne off… Hala bunlar üzerinden prim yapılıyor mu? Solcuysanız hala Bella Ciao mu söylüyorsunuz? Ya da, filmde roman yazarı ve arkadaşları yalaka gurubu gibiyseniz kendinizi gerçekten Che ile aynı kulvarda mı görüyorsunuz, sanırım yönetmen burada onlara gönderme yapıyordu zaten ama bu göndermenin bile suyu çıkmadı mı?

Film bir sanatsa bence kendi başına da bir kimliği olmalı. Sadece kendisi bile bir sanat değeri taşımalı. Ben Dostoyevski havasını yansıtıp, bilmem kimi çekiştirdiği için sevmemeliyim o filmi. Bunları da hissettirmesi bana artı bir hoşluk sağlamalı daha fazlası değil. Hiç hiç ama hiç olmamış bir film.

Trevanian’ın, Shibumi’sini okuyanlar belki hatırlarlar, baş kahraman gerçekten kahraman gibi bir kahramandır, bir çok yeteneği vardır. Kitabın bir bölümünde de “artık günümüzde gerçek kahramanlar ilgi çekmiyor; kendi hikayelerimiz gibi hikayeler daha revaçta” diye serzenişte bulunur. Çünkü kendimizi anlattıkları zaman kendi varlığımızın da bir sanatsal ya da amaçsal değeri olduğunu düşünürüz. Ya da en azından bu film gibi rezalet bitiyorsa, bizden daha rezilleri de var diye düşünüp kişisel tatmin yaparız.


Oysa ki ben ulaşamayacağım hedeflerin, rüyalarımda ancak puslu hayal edebileceğim yeteneklerin sahibi olan insanları izlemek ve var olma ihtimaliyle başka alemlere dalabileceğim farklı hisler tatmak istiyorum o beyaz gergin perdeye bakarken. Benim aciz varlığımın tatmin noktası çünkü sinema…

Zaten sinemanın çıkış noktası da bu değil miydi, aslen gerçekleşmeyeni, sırf hayalde değil perdede de görmek?

Oyuncuların her birinin ayrıca muhteşem, Engin Günaydın Türkiye’nin Kevin Spacey’si tespitim ve Serhat Tutumluer’in muhteşem ses tonunu ayrıca belirtip yazımı noktalıyorum.

Herkes istediğini izlemekte yine de özgür… Hepinize iyi seyirler…   

18.04.2012

I’m Still Just A Cliche

Son yıllarda gittiğim en garip konser Russian Red konseriydi. Aslında teknik olarak çok da garip sayılmaz oysaki garipti. Garaj İstanbul’da sahne alan Russian Red’i bilip bilmeyen herkes gelmiş, konser sanki detone manyağı, akor özürlü hem gitarist hem şarkıcı birinin sahne aldığı izbe bir bar ortamına dönmüştü. Bunları niye mi anlatıyorum, yazık oldu kıza ondan. Yapmayalım böyle şeyler.

Oysaki Russian Red süper bir rujdur, kendisini konserden sonra Mac cosmeticten temin ettim çok da memnunum. Bu ruja saygı olarak kadın, kadına saygı olarak konser edeple izlenmeliydi; kadını duyamadık yahu.  Neyse…

Hayatta farklı olmak için neler yapıyoruz ya, ki aldığım Mac ruj bunlara dahil değil, bunların yanında çok sıradan. Ben buradan yaptığım manyaklıkları anlatıp kimseyi üzmek, kimseyi “neden benim hayatım bu kadar sıradan” diye perişan etmek istemiyorum. Anlatmıyorsam nedeni hep bu sosyal sorumluluk bilincimden. Bir de nedense insanlar blog yazılarımdan sevimli olduğumu düşünüyorlar baktım, oysaki sevimli falan değilim, çok asiyim. Asiyim diyorum size!

Asilik de herkese göre farklı, herkesin asiliği kendine, izafi bir kavram asilikten ne anladığına bağlı. Ne kadar uç yaşarsan yaşa (o kadar uçum diyorum size) sonunda toplumun sevdiği gibi insanlar olmak sıradan olmak istiyoruz ya, bu noktada hayatı hep Bukowski’nin gözlerinden görmek istiyorum. Çok da Bukowski okuduğumdan değil, ama bizim küçümsediğimiz insanları o seviyor öyle değil mi?

Hayatı, işini severek yapan bir porno yıldızının etik değerleriyle yaşasaydık acaba nefretle yaptığımız yargılamalar daha mı bağışlayıcı olurdu? Ya da saygı duymak için çok da zor prosedürlere uymak zorunda kalmaz mıydık acaba? Sevilen birer Chuck Palahniuk kitabı karakterleri olurduk, üstüne bir de saygı görür müydük? Yok daha neler…

Herkeste gördüğüm Rayban Wayfarer gözlüklerini geçen gün taktım, ama yakıştı da napıyım ve aldım. İşte o kadar farklı olmak için yırtın sonra da git herkeste olan şeyi al. Hala klişeyim, hala banal…  


PS: Epi topu hepimiz standart insanlarız işte. 
It Takes Blood & Guts by Skunk Anansie on Grooveshark